evet telefon konusunda dunyanin en bahtsiz insani sayilabilecek kisi olan bendeniz yine telefonsuzluktan cekiyor, hatta telefonu olmamasini gectim, bulusmaya bir saat gec kaliyor ve ustune ajandasinin kenarina not alinmis numaranin sahibi telefounu acmiyor, bunu nereden mi biliyorum? Colesseo'nun etrafinda millete "scuzi, posso usare suo cellulare per chiamare qualcuno, vedi, il mio e persa e sono molto tardi per un appuntemento" demekten afedersiniz kicim dustu. neyse boyle giderken gel zaman git zaman bir grup orta yasli turk ile karsilastim, telefonlarini kullandirdilar sagolsunlar. en azindan iclerinden birinin cok yardimi dokundu. sonra bir teyzecim ben telefonla konusurken yanindakilere demez mi "ah bak iste bunu gibi binlerce var" demez mi?? lan nasi "bu" ne "gibi" ne arkadasim horoz guresi mi?
¶ ¶ ¶ ¶ ¶ ¶ ¶ ¶ ¶ ¶ ¶
bu da boyle bir yazi iste... istersen gerisini getiririm ruh
In Progress...
16 Ocak 2013 Çarşamba
12 Aralık 2012 Çarşamba
Kocacim
simdi size isin tamamini anlatmadan girecegim olaya ama olsun, suclulugunu hissetmiyorum cunku 12 dk sonra anlayabildigim sayili derslerden olan matematik dersine gidecegim.
simdi dun ben onu aradim. onu arayabilme rahatligi kadar beni guvende hissettiren birsey yok, beni gunluk hayatinda kayirdigini bilmek pazar sabahi sicak caya uyanmak gibi. ama hazir sofraya uyandirilmazsin da saat boyle 10/11 gibi tatli bir saattir mutfaktan normalde sevimsiz buldugun tencere sesleri yukselirken birden susmustur, sen uyanir mutfaga gidersin annen sana sarilir, yari uykulu masaya oturursun da sohpete baslarsiniz ya, oyle bir his.
neyse efenim benim biraz moralim bozuktu, genel olarak kalitesiz bir gun gecirmistim, hosnut degildim, hatta biraz da gucenerek aramistim onu, onun belki canini sikarim kaygisiyla. ama olsun, aradim. acti telefonu hemen, sesi de neseliydi baya, ben o an bir pismanlik hissettim zaten. cok konusabilecek durumda degilmis, mutlu oldum acikcasi, cunku yer yarilsin icine gireyim havasindaydim. ben kapatmadan once sen.. iyi misin? diye sordu bana. yarim, iyi olmama olasiligim onu cok sasirtmisti. "iyiyim gibi yaa, neyse sonra anlatirim" diyip kapattim. Hayir ne anlatiyosun olayin sen farkindamisin ki? Neyse efenim otobusu zaten onceden kacirmistim ogle yemegi saatinden yaklasik 10 dk gec indim her zamanki Largo Pugliese duraginda. 10 dakikanin hesabini yapabiliyorum, evet neden? cunku burada ogle yemegi saatinde cafeler dahil her yer kapaniyor.
neyse efenim, butun nefret enerjimi kustugum, ve bu yuzden bir gun birinin orada basina birsey geleceginden korktugum yokustan bie ses yukseliyordu. bir erkek sesi, sarki soyluyor efendim. yanlis duymadiniz, bir filmden cikmiscasina terk edilmis, bir sehire yakismayacak erecede sessiz sokagin ortasinda bir adam sarki soyluyor. italyancayi her ne kadar ustalikla konusamasam da, sarkinin italyanca, ingilizce, ispanyolca olmadigina kanaat getiriyorum. soguk havada gozume daha da batan gunesin altindan cekilip adamin oldugu kaldirima dogru gidiyorum, zaten yolumun ustunde.
binanin soguk golgesi bir tokat gibi iniyor ustum ve birden uyandirilik omuzlarimdan sarsilmiscasina uzaniyorum o ferah sogukta, ve siyah bir adamin gulumsemesi beni bu dunyaya karsiliyor.
bana ingilizce selam veriyor, cok guzel oldugumu ve bana satabilecegi hos mallari oldugunu soyluyor. yanimda para olmadigini, okuldan geldigimi belirttikten sonra ingilizcemin cok guzel oldugunu soyluyor ve iki yabanci nereden geldin adin ne nerelisin muhabbetine giriyoruz. Kendisi Frank, Nijeryali. Nijeryali oldugunu duyunca ben biraz daha mutlu oluyorum, bir Afrika ulkesine gitmenin he hayalim olmus oldugunu soyluyorum, guluyor, evlen benimle diyor. seni afrikaya gotururum diyor, nedense gulmekten yariliyorum. "sorun ne? Gulmesene neden benimle evlenmek istemiyorsun?" diyor. "ben başkasıyla evlenmek istiyorum ama" dedim "ama ben seni afrikaya götürebilirim, o seni götürür mü?" diyor. istesem götürür ki.
neyse efenim hoş dileklerimle Frank'e elveda edip hayatıma devm ettim. sonra aklıma geldi telefonu elime geri aldım, baktım beni aramış ben duymamışım. küçük bir çerçevede çok ironik aslında. Sonra onu geri aradım konuştuk uzun uzun. ona "dert yanacakken başıma neler geld birbilsen." dedim "birinci sınıftaki bebeler banden iyi ispanyolca konuşuyor diye moralim bozulmuştu-" "geç ya bunları mı takıyosun" "hayır işte ama bi dinle işte! ben böyle yolda gidiyordum..." (gerisini zaten biliyorsun okur)(bu arade evet onun ankara şivesi bana da bulaşıyor)
sonra fark ettim ki ben ona herşeyi anlatabiliyorum. bana en güzel tavsiyeyi verdiği tartışılır. ama olsun, bence daha önemli birşey yapıyor. beni dinliyor. dinlemese bile dinlediğini hissediyorum. teknik olarak bakıldığında o bir yabancı ama olsun, beni dinlediğini hissediyorum bu yabancının. yabancı diyorum neden? çünkü teknik olarak bakıldığında yabancıyız biz, aynı anakaraya bile bağlı değiliz. en önemli klimeleri söyleyebiliyorum ona, mesela, özledim, bilmiyorum, üzülüyorum, kırılıyorum, dışlanmış hissettim, kayboldum, yardima ihtiyacim var, bosluga dustum, götüm kalktı... sonuncusu o kadar derin değil farkındayım ama ne yapayım daha genciz biz...
böyle yani günlük. mesela bir ara ne bana cevap yazdı, benim de telefonum yoktu ben de onu taciz edemedim. o 4 gün oturdum düşündüm, uzun mesafe ilişkisi nedir ne değildir, ilişki zaten yok ki ortada, ama birşey var gibi, olaylar da olaylar baya düşündüm... 4 gün ne kadar düşünebilirsin denir, diyen de haklıdır ama ben daha 16 yaşındayım 3 ayda başıma neler neler geldi 4 gün göründüğünden fazla tamam mı? neyse, bütün bunlar bana internetinin ve kontörünün olmadığını açıklamasıyla bitti.
o derecede blog.
simdi dun ben onu aradim. onu arayabilme rahatligi kadar beni guvende hissettiren birsey yok, beni gunluk hayatinda kayirdigini bilmek pazar sabahi sicak caya uyanmak gibi. ama hazir sofraya uyandirilmazsin da saat boyle 10/11 gibi tatli bir saattir mutfaktan normalde sevimsiz buldugun tencere sesleri yukselirken birden susmustur, sen uyanir mutfaga gidersin annen sana sarilir, yari uykulu masaya oturursun da sohpete baslarsiniz ya, oyle bir his.
neyse efenim benim biraz moralim bozuktu, genel olarak kalitesiz bir gun gecirmistim, hosnut degildim, hatta biraz da gucenerek aramistim onu, onun belki canini sikarim kaygisiyla. ama olsun, aradim. acti telefonu hemen, sesi de neseliydi baya, ben o an bir pismanlik hissettim zaten. cok konusabilecek durumda degilmis, mutlu oldum acikcasi, cunku yer yarilsin icine gireyim havasindaydim. ben kapatmadan once sen.. iyi misin? diye sordu bana. yarim, iyi olmama olasiligim onu cok sasirtmisti. "iyiyim gibi yaa, neyse sonra anlatirim" diyip kapattim. Hayir ne anlatiyosun olayin sen farkindamisin ki? Neyse efenim otobusu zaten onceden kacirmistim ogle yemegi saatinden yaklasik 10 dk gec indim her zamanki Largo Pugliese duraginda. 10 dakikanin hesabini yapabiliyorum, evet neden? cunku burada ogle yemegi saatinde cafeler dahil her yer kapaniyor.
neyse efenim, butun nefret enerjimi kustugum, ve bu yuzden bir gun birinin orada basina birsey geleceginden korktugum yokustan bie ses yukseliyordu. bir erkek sesi, sarki soyluyor efendim. yanlis duymadiniz, bir filmden cikmiscasina terk edilmis, bir sehire yakismayacak erecede sessiz sokagin ortasinda bir adam sarki soyluyor. italyancayi her ne kadar ustalikla konusamasam da, sarkinin italyanca, ingilizce, ispanyolca olmadigina kanaat getiriyorum. soguk havada gozume daha da batan gunesin altindan cekilip adamin oldugu kaldirima dogru gidiyorum, zaten yolumun ustunde.
binanin soguk golgesi bir tokat gibi iniyor ustum ve birden uyandirilik omuzlarimdan sarsilmiscasina uzaniyorum o ferah sogukta, ve siyah bir adamin gulumsemesi beni bu dunyaya karsiliyor.
bana ingilizce selam veriyor, cok guzel oldugumu ve bana satabilecegi hos mallari oldugunu soyluyor. yanimda para olmadigini, okuldan geldigimi belirttikten sonra ingilizcemin cok guzel oldugunu soyluyor ve iki yabanci nereden geldin adin ne nerelisin muhabbetine giriyoruz. Kendisi Frank, Nijeryali. Nijeryali oldugunu duyunca ben biraz daha mutlu oluyorum, bir Afrika ulkesine gitmenin he hayalim olmus oldugunu soyluyorum, guluyor, evlen benimle diyor. seni afrikaya gotururum diyor, nedense gulmekten yariliyorum. "sorun ne? Gulmesene neden benimle evlenmek istemiyorsun?" diyor. "ben başkasıyla evlenmek istiyorum ama" dedim "ama ben seni afrikaya götürebilirim, o seni götürür mü?" diyor. istesem götürür ki.
neyse efenim hoş dileklerimle Frank'e elveda edip hayatıma devm ettim. sonra aklıma geldi telefonu elime geri aldım, baktım beni aramış ben duymamışım. küçük bir çerçevede çok ironik aslında. Sonra onu geri aradım konuştuk uzun uzun. ona "dert yanacakken başıma neler geld birbilsen." dedim "birinci sınıftaki bebeler banden iyi ispanyolca konuşuyor diye moralim bozulmuştu-" "geç ya bunları mı takıyosun" "hayır işte ama bi dinle işte! ben böyle yolda gidiyordum..." (gerisini zaten biliyorsun okur)(bu arade evet onun ankara şivesi bana da bulaşıyor)
sonra fark ettim ki ben ona herşeyi anlatabiliyorum. bana en güzel tavsiyeyi verdiği tartışılır. ama olsun, bence daha önemli birşey yapıyor. beni dinliyor. dinlemese bile dinlediğini hissediyorum. teknik olarak bakıldığında o bir yabancı ama olsun, beni dinlediğini hissediyorum bu yabancının. yabancı diyorum neden? çünkü teknik olarak bakıldığında yabancıyız biz, aynı anakaraya bile bağlı değiliz. en önemli klimeleri söyleyebiliyorum ona, mesela, özledim, bilmiyorum, üzülüyorum, kırılıyorum, dışlanmış hissettim, kayboldum, yardima ihtiyacim var, bosluga dustum, götüm kalktı... sonuncusu o kadar derin değil farkındayım ama ne yapayım daha genciz biz...
böyle yani günlük. mesela bir ara ne bana cevap yazdı, benim de telefonum yoktu ben de onu taciz edemedim. o 4 gün oturdum düşündüm, uzun mesafe ilişkisi nedir ne değildir, ilişki zaten yok ki ortada, ama birşey var gibi, olaylar da olaylar baya düşündüm... 4 gün ne kadar düşünebilirsin denir, diyen de haklıdır ama ben daha 16 yaşındayım 3 ayda başıma neler neler geldi 4 gün göründüğünden fazla tamam mı? neyse, bütün bunlar bana internetinin ve kontörünün olmadığını açıklamasıyla bitti.
o derecede blog.
29 Kasım 2012 Perşembe
28 Kasım 2012 Çarşamba
ben döndüm yazısı
Ben buralara geri döndüm. Geri döndüm demek
terk etmiş olduğumun bir itirafı, evet. Normalde bunu inkar ederdim evet ama
ben buraya normalin aksine, her şey güzelmiş rolü yapmak için dönmedim. Çıplak
olabilmeye geldim.
Evet başka bir blog kullanıyorum, hatta çoğu
açıdan bakıldığında daha hoş olan bir blog. Ama biraz da facebookta paylaşıyor
olmanın getirdiği bir özel olamama, ergen bloğuna çevirdim kaygıları oluyor, eş
dost okuyor.
Burada çıplak olabilmek istiyorum, her şey
aslında SpiritOfCarnage’ın hatta kendi bloğunda da hitabı olan Ruh’un bloğunu
okumaya başlamamla başladı. Zaten okuyordum ayrı mesele ama bayağı gerilere
gittim, neden, çünkü günde 3 saat kütüphane insanı bozuyor. Dersler 40dk değil
ki burada bir saat yani kelimenin tam anlamıyla günde 3 saat işsizim sayın
seyirciler.
Neyse ben de özendim, bu kadar çıplak
olunabilmeye özendim isyanımı buraya kusacağım efenim.
Gerçi isyan ve melankoli dönemini atlattım
gibi. Bu AFS sürecinin inişleri çıkışları var, 3 tepe ve 3 dip nokta. Ben ilk
tepeyi ve ilk dibi yaşadım sanırsam. Artık her gün ağlamıyorum artık. Günlerim
daha mı rutin, evet ama ona da el attım, çizim kursu falan derken halloluyor.
Dili daha oturttum açıkçası, geçmiş şimdiki, geniş ve bitmemiş geçmiş zamanı
kullanabiliyorum artık, artikeller dişi ve maskilen kelimeler falan da oturdu
gibi. Konuşurken hepsini aynı anda kullanabiliyor musun derseniz o tartışılır
ama.
Artık ailemi düşünüyor olmayı kendime suç
olarak görmüyorum ve bir türlü kendisine ısınamadığım evin annesinden artık eskisi
kadar korkmuyorum. Gerçi korkmuyorum dediğim kadınla konuşabiliyorum, götümlük
var mı, var. Alası var.
Ailemin değerini buralarda çok anladım ben
blog. Ne aile varmış bende diyorum. Annem annem ah annem. Sürünmek neymiş onu
anladım. Hatta getirdiğim günlüğü bitirdim, içinde sayfalarca annem var.
Eskiden daha fazla karşılaştırıyordum her şeyi, o yok artık o kadar. Şükür ki
yok.
Sonra bir de babam var. Babamı çok yazmadım
çünkü bu evdeki baba figürü hoşuma gitmiyor değil. Benim babam da ah kızım
canım kızım tavırlarında bir baba değil. Hayır kesinlikle soğuk bir baba değil,
içine atan bir baba. Bu yüzden de diğerlerinden, hele kendi babası mesafeli
olduğu için çocuğuna adam gibi sarılamayan babalardan çok daha cesaretli.
Onun hakkında da felsefe dersinde bunu yazdım,
az hak etmiyor, keşke elimden gelse daha fazlasını yazabilsem.
“nedense aklıma babam geldi. Bir tane o. Ben
küçükken benle hiç yukardan konuşmazdı, hep boyuma çömelirdi bana eş olmak
için. Elimi alırdı eline ve ‘sen daha çok küçüksün kuş’ derdi. Ne yapmıştım
hatırlamıyorum ama aklıma çok kazınmış bir motiftir bu, kendini de çok tekrar
eder. Neyse, sonra elindeki elim öperdi, dudakları da hep ıslak olurdu. Çünkü
bu sahneden önce büyük ihtimalle yaşımdan büyük bir şey söylemiş olurdum. Sesli
gülerdi böyle, çıkan ses hep beni şaşırtırdı, çünkü başkalarının yanında, öyle
alelade gülmezdi babam çok kaliteli bir kahkahası vardır, ama attırabilene.
Başı geriye gider, sanki okuyormuş ya da çalışmışçasına “a ha ha ha ha ha ha”
diye güler, ama yapmacık olmaz çok içten gelir. En azından bana öyle geliyor.
Bana çok çabuk çıkıyor bu kahkahası, sonra da geldiği hızla gidiyor.
Dudaklarında gülümsemesi kalıyor ama, gözlerinin kenarında da yaş kalıyor,
zaten benim yanımda babamın gözleri hep yeşil”
evet blog çok babasının kızıyım öyle böyle de
seviyorum onu. Kaç genç kızın en iyi arkadaşı babasıdır ki?
Annem ise... özetlemem gerekirse, ona
yazdıklarımı okusaydı annem defteri sakince kapatır, yazılanları hiç üstüne
almamışçasına “bunların hepsi senin güzelliğin yavrucum. Sen de beni hiç
üzmüyorsun, birbirimizi tamamlıyoruz” derdi.
Öyleler işte benimkiler.
7 Eylül 2012 Cuma
Now we play the waiting game...
Today we sent the SleepDrawer to Rome for 10 months... I can only hope that she liked my letter to her. I'm already so anxious to hear from her about her very first day in the one-week camp. She's a strong one though, I believe she's fine... =)
Aaaaand... Yeah. This is just a post like that.
Etiketler:
=D,
Gone,
Italy,
Rome,
SleepDrawer,
SpiritOfCarnage
3 Eylül 2012 Pazartesi
Etiketler:
its time,
luggage,
SleepDrawer,
there we go,
yay
30 Ağustos 2012 Perşembe
Finally...
Etiketler:
armchair,
covers,
SpiritOfCarnage,
yay
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)